İstanbul Havalimanı, 6 Nisan'dan itibaren tam kapasite hizmet vermeye başlıyor.
taz.gazete, İstanbul Havalimanı'nı mercek altına aldığı dosyada bu projenin insanlar, çevre ve ekonomi üzerindeki etkilerini inceliyor.

Daha fazla okumak için:
taz.atavist.com/istanbul-havalimani

„Kolunu tuttum. O da benimkini tuttu. Hiç konuşmadan, öylece oturduk“

90 günün ardından

Oğlunun kemiklerini alabilmek için canını ortaya koyan Kemal Gün’e doğru yürürken bu resmin içine girdim işte. Yanına varıp oturduğumda park sessizleşti.

BANU GÜVEN, 2017-05-26

Onu açlık grevinin 81. gününde tanıdım. Arabadan inip ona doğru yürürken dizlerim titriyordu. Derme çatma gölgeliğin altında şezlonga uzanmış yatıyordu; tam da Dersim Tertelesi’nin sembolü olan ‚‘Ayıptır, günahtır, zulümdür’’ sözleriyle hatırlanan Seyid Rıza’nın anıtının yanıbaşında. Tatlı bir bahar serinliği vardı. Hava mis gibi mor salkım kokuyordu.

Kuşların neşesi yerindeydi. Munzur Çayı’nın hemen üzerinde yer alan parktaki korkuluklara dayanmış, manzarayı seyredenler vardı. Parkın yeşilliklerinde yatan yavru bir köpek, dili dışarıda, derin derin uyuyordu. Etrafta küçük taburelere oturmuş çayını içenler, gözleme yiyenler, arada bir dönüp yaşlı adamın yattığı yere bakmaktan kendilerini alamıyorlardı. Hayat onlar için olağan seyrinde akarken, yanıbaşlarında sessiz sedasız, tersine doğru akan bir hayat vardı.

Oğlunun kemiklerini alabilmek için canını ortaya koyan Kemal Gün’e doğru yürürken bu resmin içine girdim işte. Yanına varıp oturduğumda park sessizleşti.

Zayıf görünüyordu, rengi sanki kararmıştı; ağzını ve burnunu örten beyaz maskenin altından görünen sakalları uzamıştı. Gözleri derin bir acıyla uzaklara bakıyordu. Bana „Hoşgeldiniz’’ derken de gözleri, uzaklardaydı.

Yetmiş yaşındaki Kemal Gün, ailesiyle beraber Erzincan’da yaşıyordu ama aslen Dersimli’ydi. Aile, 1938’deki Tertele’nin ardından doğdukları topraklardan kopartılmışlardı. Kemal Gün’ün yirmili yaşlardaki iki oğlu da hayatlarını peşpeşe Dersim’de kaybetti. Önce Çayan, sonra Murat. Çayan'ın cenazesini Erzincan’da defnettiler; Murat’ı defnedebilmek içinse Kemal Gün'ün neredeyse ölmesi gerekti.

Elleriyle topladığı kemikler

Kemal Gün’e o gün yaptığımız #haberSİZsiniz yayınında “daha önce böyle bir eylem yapıp yapmadığını“ sordum. Hayır, yapmamıştı; „Kendi halinde bir çiftçi olarak yaşıyordum. Hayvancılıkla geçimimi sağlıyordum. Çocukların hepsini en azından liseyi biterene kadar okuttum.’’ Yaptığı açlık grevi nedeniyle görme kaybı yaşasa da okuma gözlüğüyle beraber yanıbaşında bir kitap duruyordu.

Oğullarından Çayan gazeteci olmak istiyordu ama mesleğe başlamadan siyasi faaliyetleri nedeniyle gözaltına alındı; işkence gördü. Beş-altı yıl cezaevinde kaldıktan sonra Nisan 2016’da Hozat’ta vuruldu. Kemal Gün’ün aktardığına göre ağabey Murat, kardeşi ölünce gerilla olmaya karar verdi. O da Kasım 2016’da 10 kişiyle beraber bulunduğu sığınağa gerçekleştirilen bir hava saldırısında öldürüldü. Aile bu durumdan aynı operasyondan kurtulan bir örgüt üyesinin mektubuyla, ancak Ocak ayında haberdar oldu. Jandarmayla birlikte Şubat ayı sonunda o sığınağa gittiler. Enkaza önce kepçe girdi, sonra Kemal Gün.

„Toprağı işte bunlarla kazdım’’ diye ellerini gösterdi Kemal Gün, sesi titreyerek. „Oradan yanmış, külleşmiş kemik parçaları çıkardım. En büyüğü 6 santim uzunluğundaydı. Yarım torba doldu’’ diye anlattı. Sonra? Devlet Kemal Gün’den kendi elleriyle topladığı kemikleri aldı, sonra „Bunlara DNA testi yapılmaz’’ diyerek babayı oradan gönderdiler.

Ama baba gidemedi işte. „Oğluma dua edebileceğim bir mezar olsun’’ diyerek açlık grevine başladı. Grevin 81. gününe geldiğinde 17 kilo kaybetmişti Kemal Gün; kasları erimişti, ayaklarının altı yanıyordu. Göğsünde sürekli bir sızı vardı. „Artık bitsin istiyorum. Ama hayatım pahasına olsa da buradan o kemikleri almadan gitmem. Belki de burada hayatımı kaybederim. Bir babanın acısını böyle cezalandırmaya kalkarlarsa bu da onların vicdanına kalmış bir şey. İdeolojisi ne olursa olsun, önemli değil. O benim bir parçamdır. Ben onu istiyorum, başka bir şey istemiyorum.“ dedi. Konuşmamızı bu sözlerle noktalamıştık.

„Bu iş bu hafta biter mi?“

Yayından çıktıktan sonra bir süre yanından kalkamadım. Kolunu tuttum. O da benimkini tuttu. Hiç konuşmadan, öylece oturduk. Ben üzerinde kar gibi polenler uçuşan Munzur’a doğru bakıyordum, o da bize doğru bakan polis aracına. Aklında en son konuştuğumuz konu dönüp dolaşıyordu belki de, “Bu iş bu hafta biter mi?“

Saat 8 oldu. Her akşam olduğu gibi yavaşça yerinden doğrulmaya çalıştı. Artık yardım almadan yürüyemiyordu. O gün ona bir tekerlekli bir sandalye getirilmişti. Parktaki köpeklerden biri Kemal Bey sandalyeye oturur oturmaz ayağının dibinde bitti. Ona arabaya kadar eşlik etti. Kemal Bey bu sandalyeyle parktan çıkacaktı ama, eve nasıl gidecekti? Ona eşlik eden bir yakını „Sabah dolmuşla geldik, herhalde şimdi taksiye bineceğiz’’ dedi. Biz ‚‘Hayır! Hiç olur mu?’’ dedik. O kameraman arkadaşımın arabasına yerleştirilirken, yanıbaşımızda zırhlı polis aracı duruyordu.

Vedalaştık. İstanbul’a döndüm. Bu konuda çözüm üretmeye çalışan avukatların, adli tıp uzmanlarının, insan hakları savunucularının ve milletvekillerinin girişimlerini takip ettim. Gerçekten de iki gün sonra bir uzlaşmaya varıldığı haberi geldi. Adli Tıp Kurumu’nda “DNA tespiti yapılamayan kemikler“ sonunda Kemal Gün’e gönderilecekti! Tam 83 gün sonra!

Herkes şunu düşündü: Ölüm orucunda üçüncü aya yaklaşan bir baba söz konusuyken, o kemikler Dersim’e uçakla gönderilir herhalde! Bu işin bitmesi an meselesi olmalıydı, ama öyle olmadı. Bir gün, üç gün, beş gün derken, kemiklerin Cuma günü PTT Kargo’ya verildiği haberini aldık. Kemal Gün’ün elleriyle toplayıp devlete verdiği kemikler, devlet tarafından ona postayla geri gönderiliyordu! Olsun, baba razıydı. Günler geçti, paket gelmedi. Ta ki açlık grevinin 90. gününe kadar…

Ölüm yerine hayat

Babaya, valiliğin isteği üzerine bir taahhütname imzalattılar. Taahhütnamede şu ifade yer alıyordu: „Teslim aldığım tabutlanarak kefenlenmiş kemik parçalarını Tunceli İli Hozat İlçesi Mezarlığı’na herhangi bir müessif bir olaya sebebiyet vermeden, bekletmeden defnedeceğime ve belgeleri Tunceli Valilik Makamı’na arz edeceğimi imzamla taahhüt ederim.’’

Baba Kemal Gün’den „herhangi bir müessef olaya sebebiyet vermeme’’ sözü alınması ne büyük ironiydi. Seyit Rıza Parkı’nda sessiz sedasız 90 gün geçiren, sağlığı elden gitmiş, ayakta durmakta zorlanan Kemal Gün, maatteessüf bir de para cezasına çarptırılmıştı. “Kamu yerini işgal ettiği için“ günde 227 TL’den 18 bin TL’yi bulan cezaların makbuzları, gün be gün Kemal Gün’ün Erzincan’daki evinin girişine yığılmıştı!

Kemal Gün, en sonunda Seyit Rıza’nın yanından ayrıldı. 90 günün ardından dileğine kavuşan Kemal Bey, Dersim'in Hozat ilçesinde oğlunun cenazesini toprağa verdi. Parktaki yeri boşaldı. Bize ölümü hatırlatan o yeri şimdi hayat dolduracak; ama acı bir hayat.

BANU GÜVEN, 2017-05-26
GERI
YAZAR HAKKINDA