İstanbul Havalimanı, 6 Nisan'dan itibaren tam kapasite hizmet vermeye başlıyor.
taz.gazete, İstanbul Havalimanı'nı mercek altına aldığı dosyada bu projenin insanlar, çevre ve ekonomi üzerindeki etkilerini inceliyor.

Daha fazla okumak için:
taz.atavist.com/istanbul-havalimani

Mahir Gümüş, Arvato şirketinde yaptığı işi “sosyal medya çöpçülüğü“ olarak adlandırıyor

„Bana muz verme, insan gibi maaş ver“

Berlin'e son dönemde gelen göçmenlerin büyük bir kısmı güvencesiz çalışma koşulları ile karşılaşıyor. Pek çok kişi, Türkiye'den ayrılırken kafalarında olandan farklı bir hayat yaşıyor.

EREN PAYDAŞ, 2020-01-28

Mahir Gümüş* beş yıl önce Berlin’e geldiğinde, günün birinde para kazanmak için yapacağı işin intihar ve işkence videoları izlemek olacağını bilmiyordu. Öğrencilik yıllarından beri Türkiye’de sanat etkinliklerinin organizasyonunda çalışan Gümüş, Gezi olayları sonrasında Türkiye'de çalıştığı sektörün dağıldığını gördü ve bu alanda çalışmaya devam edebilmek için Berlin’e geldi. Ancak burada istediği mesleği yapmak için gerekli bağlantılara ve ayrıcalıklara sahip olmadığını fark etti.

Göçmenler aracılığıyla bulduğu işlerde bir müddet evraksız ve sigortasız olarak çalışan Mahir Gümüş, bir süre sonra Facebook için taşeronluk yapan Arvato adlı şirkette asgari ücrete çalışmaya başladı. “Sosyal medya çöpçülüğü“ olarak adlandırdığı bu işteki görevi, Facebook kullanıcılarının şikayet ettiği cinayet, intihar, tecavüz ve işkence içerikli görüntüleri izleyip bunları silmekti. Günde 900 içerik kontrol etmesi gerekiyordu: “İzlediğim bir tecavüz videosunun ardından bir kriz geçirdim, bünyem bu işe devam etmeme izin vermedi.“ 30 yaşındaki Gümüş, şimdi bir kuru temizleme şirketi için şoförlük yapıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 2018 yılında 136 bin T.C. vatandaşı Türkiye’yi terk etti. Federal Göç ve Mülteciler Dairesi’nin sayılarına göreyse bu insanlardan 47 bin 449’u Almanya’ya geldi. Almanya’da “Yeni Dalga“ olarak adlandırılan bu kitle çoğunluklu olarak 20 ile 35 yaş arasındaki üniversite öğrencisi veya mezunu gençlerden oluşuyor. Türkiye’den bakıldığında bu insanlar Almanya’da güvence ve konfor içinde yaşıyor. Alman kamuoyu ise yeni gelenlerin 60 ve 70’lerdeki göç dalgasından farklı olduğunu düşünüyor. Peki eski ve yeni gelenler arasında çalışma koşulları açısından gerçekten büyük farklar var mı? Üniversite eğitimi almış, İngilizce konuşan Türkiyeliler Almanya’da güvenceli hayatlar kurabiliyorlar mı?

Mahir Gümüş, Berlin’e gelen, istediği işi yapamayan ve ailesinden destek almayan birinin karşısına çıkan ilk seçeneğin eski kuşağın kurduğu işletmelerde sigortasız çalışmak olduğunu anlatıyor: garsonluk, temizlik işleri, nakliyecilik gibi işler. “Bu işlerde beraber çalıştığım insanlar Doğu Avrupalılar, Türkiyeli göçmen ailelerin çocukları ve Suriyeli mültecilerdi. Saatlik asgari ücret yasal olarak 9 Euro olmasına rağmen 3 Euro’ya çaycılık yapmamı teklif edenler dahi oldu.“

Berlin Özgür Üniversitesi eğitim görevlisi Rauf Kesici, bu tür hikayelerin emek piyasalarındaki genel durumunun bir yansıması olduğunu, göçün eğitim ile istihdam arasındaki bağı kopardığını belirtiyor. Kesici'ye göre yeni göçmenlerin çoğunun Almancayı ve idari yapıyı bilmiyor olmaları, onları suiistimale daha açık hale getiriyor. Oturma izinlerinin çoğu durumda bir iş sözleşmesine bağlı olmasının da önemini vurgulayan Kesici, bu durumun „yeni göçmenlerin emek piyasalarındaki kırılganlığını ve savunmasızlığını katladığını“ ifade ediyor.

Sosyal medya çöpçülüğü

Yukarıda anlatılan ekonomik ağın içine girmek istemeyen ve İngilizce konuşan göçmenlerin ikinci bir seçeneği daha var: Çok uluslu şirketlerin Türkiye pazarına yönelik ihtiyaçlarını karşılayan taşeron şirketlerde çalışmak. İnsanları genellikle asgari ücret karşılığında geçici sözleşmelerle çalıştıran bu seçenekler arasında en popüler olanı ise Arvato isimli şirket. Yeni dalga göçmenler arasında neredeyse herkesin bildiği, ancak şirketin çalışanlarına imzalattığı gizlilik kuralları gereği fısıltılarla bahsettiği bu şirket, Berlin’deki ofisi üzerinden Facebook’a içerik denetimi hizmeti veriyor. 2015 yılından beri bu işi yürüten firmanın bünyesinde Arapça, Türkçe, İtalyanca, Fransızca gibi çeşitli dillerde içerik denetimi yapan 600 kadar insan çalışıyor.

Bu işte çalışmayı „kimseye tavsiye etmeyeceğini“ söyleyen Mahir Gümüş’e göre iş sırasında tanık olunanlar “insanın dünyaya dair asgari bir iyimserliği kaybetmesine neden oluyor.“ Gümüş, bir süre sonra bu şiddet görüntülerine karşı duyarsızlaştığını anlatıyor: “Binalardan atlayarak intihar eden insanların düşme ve yere çarpma biçimlerini sanki sohbet edermiş gibi karşılaştırdığımızı hatırlıyorum“. Ancak bu tür bir işte çalışmayı yeni göçmenler için cazip hale getiren çeşitli unsurlar da var.

Berlin’e 2012 yılında doktora yapmak üzere gelen karşılaştırmalı Edebiyat bölümü mezunu Faik Bakır* (38), Arvato gibi yerlerde çalışmanın görece cazip hale gelmesini diğer seçeneklerin yıpratıcılığına bağlıyor: “İlk geldiğim yıllarda öğrencilere günlük veya haftalık işler bulup onların gelirlerinden komisyon alan bir ajansa bağlı olarak çalışıyordum. İşlerin düzensizliği ve gönderildiğim işyerlerindeki muamele de çok rahatsız ediciydi. Bu tür işlerde yıllarca çalıştıktan sonra Arvato’ya başvurmaya gittiğimde profesyonel bir kurumda, benimle aynı dünyaya ait insanlarla bir ofis ortamında çalışma fikri cazip gelmişti“.

Şirketin çalışanları arasında Türkiye’den yeni gelmiş doktorlar, öğretmenler, avukatlar da bulunuyor. Türkiye'deki aile ve arkadaşlarla konuşurken „Facebook'ta çalışıyorum“ ya da „bilişim sektöründeyim“ demenin esas yapılan işin doğasını saklamaya yardımcı olduğunu söyleyen Bakır, bunun kimileri için itibar sağlayabildiğine de dikkat çekiyor. Bakır'ın aktardıklarına göre şirket, çalışanları orada kalmaya motive edecek bir prim sistemi uyguluyor: “Başka bir kişinin işe girmesine aracı olursanız ve bu kişi belirli bir süre orada çalışmaya devam ederse size prim veriliyor. Bu saadet zinciri benzeri sistem, hem sizi hem de yeni çalışanı tüm koşullara rağmen orada tutmayı amaçlıyor.“

Faik Bakır’ın aktardıklarına göre şirket, talepler sonucunda çalışanlara psikolojik destek sunmak için bir uzmanla anlaşmış. Ancak Bakır, bu uzmanın haftada birkaç saatliğine orada bulunduğunu ve uygun bir zaman bulup uzmana ulaşmanın neredeyse imkansız olduğunu belirtiyor. Yaşadığı stres nedeniyle Arvato’daki işinden ayrılan Bakır şimdi yeni bir iş arıyor.

Güvencesizlik işin tanımı haline geldi

Esnek çalışma koşullarının en çok kurumsallaştığı ve yeni göçmenlerin yoğun olarak istihdam edildiği alanlardan biri de müşteri hizmetleri sektörü. Esasen bir dramaturg olan ancak Berlin’de geçirdiği beş yıl boyunca Booking.com internet sitesinin ve N26 bankasının müşteri hizmetleri bölümünde çalışan Ayşe Bulut* (42), esnek çalışma koşullarının öngörülemezliği beraberinde getirdiğini söylüyor: “Hayatınla ilgili hiçbir şeyi planlayamazsın. Eğer çocuğunu doktora götürmek için izin aldıysan, o izin süresini sana ek olarak çalıştırmanın yolunu mutlaka bulurlar.“

Bulut'a göre bu şirketler, potansiyel çalışanları cezbetmek için çeşitli pazarlama stratejileri uyguluyorlar: “Bu sektörde eleman arayanlar genelde kendini hot, trending, cool olarak pazarlayan start up'lar. Asgari ücretle insan çalıştırıp bir de ‚taze meyve ve fıstık veriyoruz‘ diye hava atıyorlar. Bana muz verme, insan gibi maaş ver.“ Talep çok olduğu için de insanların kullanıp atıldığını söyeyen Bulut, işe yeni alınan elemanlara eğitim verdikten sonra kendi sözleşmesinin de uzatılmadığını belirtiyor.

Almanya'ya yakın zamanda gelenlerin maruz kaldığı bu sömürü, yasal ve idari olarak iyi düzenlendiği iddia edilen Almanya emek piyasalarında nasıl mümkün olabiliyor? Rauf Kesici'ye göre bu sorunun basit bir cevabı var: Neoliberalizm. Şirketler, esneklik üzerine kurulu yasal düzenlemeler sayesinde birçok yükümlülükten ve maliyetten kurtulurken, Almanya'ya yeni gelen insanları kendi belirledikleri koşullar üzerinden çalıştırabiliyorlar. Kiel Meslek Yüksekokulu'ndan Vassilis Tsianos'a göre ise güvencesizlik, üretim sürecinin pek çok aşamasında çalışma hayatını düzenleyen baskın bir tema haline geliyor: „Olağanüstü güvencesizlik ve esneklik artık insanların çalıştıkları işleri deneyimleme biçimini değil, işin tam da kendisini niteliyor.“

Güvencesiz çalışma koşulları içinde yıllarını geçirenler, hayat ile ilgili beklentilerini de bu koşullara uyarlamaya çalışıyorlar. Ayşe Bulut, tüm zamanını esas işi saydığı tiyatro atölyelerine ayırmanın ve insanları politik oyunlar yazmaya teşvik etmenin bir yolunu arıyor. Ancak bu projeler için gerekli finansmanı bulana kadar müşteri hizmetleri sektöründe çalışmaya mecbur olduğunu düşünüyor. Mahir Gümüş de çalışacağı işi seçme şansına sahip olmayı bir lüks olarak görüyor. Şu sıralar çalıştığı kuru temizlemecideki koşullardan memnun: “Artık önceliğim, çalıştığım işte emeğimin karşılığını alabilmek.“

Faik Bakır ise Berlin’e gelme sebebi olan doktora eğitiminden çoktan kopmuş durumda. Olanak bulursa göçmenlere danışmanlık verebileceği bir işin eğitimini almak, en geç 40 yaşında bu işi yapmaya başlamak istiyor: “Ara vermezsem 65 yaşımda en alt kademeden emekli olabilirim. Sadece 25 yıl çalışmış olacağım için emekli maaşım hayli düşük olacak, ama belki o parayla hayatımın geri kalanını Doğu Avrupa’nın nispeten ucuz bir ülkesinde sürdürebilirim.“

*İsimler redaksiyon tarafından değiştirilmiştir

EREN PAYDAŞ, 2020-01-28
GERI
YAZAR HAKKINDA